25 Haziran 2009 Perşembe

Umudumu öldüremeyeceksin….



Hayattan mucize beklemeyi bırakanlardanım aslında. Aslında neden bu satırlara sığındığımı da bilmiyorum. Belki de yüreğimin kuytularında “bir mucize olur” umudunu hala saklıyorumdur.
Olmayan şansımı denemeliyim. Hayatın kıyısında değil, ortasında durup avazım çıktığı kadar bağırmak isteyenlerdenim: “Bende varım”
Bunun için bunca çaba.
Evet…
Bir yıldızım daha kayacak belki, belki yaşama dair umutlarımdan biri daha can çekişecek, belki bir kez daha sarsılacak yüreğim en şiddetli depremlerle…
Ama hayatta kalmak mücadele değil miydi zaten. Çoğu zaman umut sanıp da umutsuzluğun peşinden sürüklenmek değil miydi?
Elbette düşeceğim ve elbette kanayan yaralarım olacak. Hayat bedenime basa basa o acımasız kahkahasını savurarak elbette geçip gidecek yanı başımdan. Yıllarca biriktirdiğim korkusuzluklarımı bir gürleyişte en büyük yenilgilere dönüştürecek.
Bu değil miydi hayat?
Biz böyle görmemiş miydik, böyle yetiştirmedi mi henüz yerlerde sürünürken, emeklerken “hayat”a doğru.

19 Haziran 2009 Cuma

İçimdeki sen…


Saklama, içindeki kanayan-kapanmayan yaralarını. Suskun gözyaşların aralarken içimdeki kapıları ruhumun enkazını ellerinle verdin toprağa…

Sağdan soldan ödünç hayatlar çaldım hayatıma anlam yüklemek için. Ama seninle araladığım göz kapaklarım sensiz bütün anlamsızlıkları taşıyor bakışlarında.

Yoktun…

Yokluğunda kırıldı kanatları içimdeki sensizliğin…
Gün, matemini yeni yeni atmaya başlamışken, siyahları çıkarıp silkelenmişken yaşanmışlıklardan göz kırptı geride bıraktığı tebessümlere…

İçimdeki sen yeniden koyuldu başı sonu belli olmayan hikayesini yazmaya. Sonu masalsı bitmeyecekti belki ama taşlarını kendi örmüştü ya olay örgüsünün…
İşte bu son sözdü tüm yaşanmışlıklara…

16 Haziran 2009 Salı

hırçın: Saatleri yalnızlığa kurdum

hırçın: Saatleri yalnızlığa kurdum

Saatleri yalnızlığa kurdum




Ellerim, yüreğimin umutsuzluğunu devirmek istercesine yakarıyor yine Allah’a. Payıma acı düştü kaderden.
Hayat, yalnızlığını ödünç verdi hayatıma…

Topladım hiç dağılmamış yüreğimin bavullarını. Karanlık bir kuyuydu hayat,.
Elimde, karanlığı yırmak için çabalayan cılız ışıklı bir fener…
Hiç büyümeyen çocuk benliğime bir sarsıntıda yıkılacak duvarlar ördüm. Sakladım kendimi hayattan.
Sonra…
Unuttum çıkmayı saklandığım yerden…
Körebe oynarken bağladığım içimdeki umudun gözlerini çözmeyi unuttum.
Sensizliğin dili olsa da anlatsa bir cümleye sığdırdığım ömrümü.
Anlatsa köşesinde kaldığım hayatın savurduğu yalnızlıkları…
Anlatsa içimdeki hazan mevsimlerini,
İklimlerimin sonbahar, saatlerimin ayrılığa kurulu olduğunu…

9 Haziran 2009 Salı

Ürkekliğim kadar dilsiz





Uzun, karanlık, boştu caddeler….
Kaldırım taşlarına sordum seni,
Sana geldiğim kaldırım taşları, ürkekliğim kadar dilsizlerdi…

Soğuktu uzun yaz geceleri, yüreğin kadar uzak
Yalnızlığım kadar yakın…

Soğuk ve donuktu bakışların
Bitmek bilmeyen kederler sakladım bohçamda…

Senin için yalnızlıklar ördüm ilmek ilmek…
Sensizlikte dipsiz kuyulara bıraktım duygularımı…
Prangalar taktım gözbebeklerine sevdalarımın

Bıraktım umudetmeyi sabahı çalınmış gecelerde, serseri yüreğim mayın tarlası şimdi…
Attığım her adım bir yıkım, sessiz bir volkan vurur duvarlarıma.

Dağlarımda sensizliğin türküsü çalınırken yüreğim de dilsiz acıların sancısı var.
Bırakalı çok olmuş ellerimi, yüreğim şimdi fark etti.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Doğu'daki göçlerin hikayesi


Her yaşam bir öykü
Her yaşam bir öyküdür. Bu öyküleri derlemek için yola koyulduk. Öyle yaşamlara tanık olduk ki, yaşadığımızdan utandık.
Her şeyin bir görünen, birde saklı yüzü vardır. Biz Tunceli’nin arka yüzündeyiz. Saklı duyguları, iç çekişleri, çaresizlikleri hiç olmazsa dinleyerek hafifletmek adına. Konuklarımız köyleri boşaltılan göç mağdurları.

Emine Çiçek
Dilek Köyünden Mıstısağ Köyüne göç etmiş. 10 yıldır köyü boşaltılmş. Bizi görünce masum bir çocuk edasıyla tebessüm ediyor. Göç mağdurlarından yalnızca bir tanesi Emine Nine . Gözleri buğulanarak anlatıyor köyünü.. Kırgın ve bir o kadar asil... Bizimle sohbet ederken duygularını şöyle ifade ediyor Emine Çiçek : Köyümüz bizim herşeyimiz. Biz oraya çok emek verdik. Burası köyümüze hiç benzemiyor. Herkes kendi köyünde rahat. Biz burada mutlu değiliz. Devlet bizi köyümüzden çıkarırken hiçbir açıklama yapmadı. Burada kirada kalıyoruz. Çok zorluklar yaşadık. Bize köye dönmemiz için yardım edilirse seve seve gideriz ,diyor . Buradaki insanlarla köyündeki insanları kıyaslamak bile istemiyor. Gözlerinde hayatın ona sunduğu acı tecrübelerin tortuları kalmış Emine Ninenin. Sözlerinde ise insanlara kırgınlğı.
İlkbaharın o saf güzeligini gözlerinde taşıyan Suna Çiçek’ te annesi gibi kırgın. Bu acımasız hayat şartlarına ayak uydurmaya çalışıyor. Ne kadar sıkıntı çektiklerini şu sözlerle dile getiriyor : “ Doğup büyüdüğümüz yeri terk etmek zorunda kalmak çok acı veriyor bize. Köy sahipleri en küçük olayda “ sizin burada hakkınız yok” diye üstümüze geliyorlar. Çocuklarımız okula giderken çok zorlanıyor. Hiçbir sosyal faaliyetimiz yok. Akrabamızla dahi konuşurken tedirgin oluyoruz. Köyümüzde evimiz olsaydı burada bir dakika bile durmazdık. En nefret ettiğimiz insanları bile özler olduk. Babamız bir ara depresyon geçirdi. İneklerimizi otlatma bahanesiyle köyümüzün hasretini biraz olsun dindirebilmek için 6-7 kilometre yol yürüyoruz. Burada tutunamıyoruz, bir dikili ağacımız bile yok. Burası bizden manevi anlamda çok şey götürdü. Ama bize acıdan başka sunduğu bu kadar acımasızlığa rağmen küçük şeyler mutlu olmasına yetiyor gözlemledigimiz kadarıyla. Anılarını anlatırken yüzündeki hüznü fark etmemek mümkün değil Suna Çiçek’ in . Devletten veya belediyeden yardım isteyip istemediklerini sorduk. Verdiği cevap gerçekten taktir edilmeye değer. Şöyle yaıtlıyor bizi: Her ne kadar durumumuz kötü olsada ,bizden daha kötü olanlar var. Eğer bir yardım yapılacaksa , önce onların elinden tutulmalı. Daha sonra biz ve bizim gibiler düşünülsün, diyor.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen hayata gülen gözlerle bakmasını biliyor Çiçek ailesi. Kimseden bir beklentisi olmayan bu güzel insanlar yalnızca köyüne geri dönmek istiyor.
Yüreğinin kuytusunda saklı duygularını, düş kırıklıklarını, bir nebze olsun açığa çıkarmak için, yönümüzü bir başka göç mağduruna çeviriyoruz. Serdar Kılıç....
Yaklaşık 10 yıl önce terk etmek zorunda kalmış köyünü. Köyünden göç ederken neler hissettiğini soruyoruz Serdar Kılıç’a.
Enkaz altında kalan hislerini, günışığıyla buluşturuyoruz. Köyü boşaltılırken yaşadığı duygularını şöyle aktarıyor bize; (gayet samimi ve sevecen): “ Ben alfabenin bütün harflerini kullansam da duygularımı anlatmaya yetmez. Her insan yaşadığı coğrafyanın şiirini okur ve türküsünü yakarmış. Bir rivayete göre, Munzur suyuna düşen herşey (kuşlar, böcekler,kötülükler,acılar...) Taşa dönüşürmüş. Düşünüyorumda bende o rivayete uyup, yüreğimi çıkarıp Munzur’a atmak isterdim. Yaşadığım acıların taşa dönüşmesi için. Büyüklerimizden 38 Katliamını duyduk. Bu acılar bir tek kurşunun vermiş olduğu aıyla yaşandı ve bedenin ölümüyle son buldu. Ama ne yazık ki o zamandan günümüze yaşanan olumsuzluklar, baskılar,asimilasyon politikalar, kültürsüzleştirmek,diline ve inançlarına yabancılaştırmak için bayağı çaba harcandı. 4-5 yaşlarındayken büyüklerimden şöyle bir cümle duyardım:Güzel günler göreceğiz çocuklar. Ben çocukluğumu yaşayamadım. Ama çocukluğumu ve gençligimi kimin çaldığını bilmeden yaşlandım Acaba kendi çocuklarıma güzel günler göreceklerini taahhüt edebilecek miyim?
Bu umutsuzluk değildir. Umutsuzluk içinde bile ümit edebilme sevincidir. Nazım Usta’nında dedigi gibi;Her şey umut edebilmekle başlar. Usta, hasretini memleketin bir ucundan öteki ucuna degin yazdı, bizde acılarımızı. 94’ün ortalarına doğru gözyaşı dökmenin ağlamak olduğunu zannederdim. Oysa hıçkırığa boğulmak, insanın boğazının dügümlenmesi, gözlerinden yaş yerine kan akmasıymış ağlamak. İlk duyduğumuzda şaka gibi gelmişti köyümüzü terk etmek. Bunu bu kadar zor acılar içinde yaşayacağımızı tahmin edememiştik, başımıza gelene kadar.
Sonra harabeleşmiş mahalle kenarlarında, yatağı, yorganı alıp, öküzümüzle yaşamak bize kaldı.
Çok erken büyüyor, çokta çabuk unutuyoruz acılarımızı. Köyden çıkmak, evsiz- barksız kalmak degildir. İnsan başını sokacak bir yer mutlaka bulur.Ama önemli olan, kendini unutmadan, kültüründen uzaklaşmadan yaşayabilmektir. Ama biz köyden çıkan insanlar, birbirimizden çok çabuk uzaklaştırıldık. Korku-baskı-yozlaşma gibi insanı insansızlaştıran politikalara çok çabuk baş egdik.
Köy boşaltma politikaları, babayı öldürüpte, çocuğuna sahip çıkmak gibi bir şeydi.
Rahatına alışmış, alın teri soğumuş, nasırlı ellerin yerini ojeli parmakların aldığı insanların bir daha köyüne dönüpte, eskisi gibi çalışıp, alınteri dökeceklerine inanmıyorum.”
Dertleri bitmez yazmakla. Ama biz onları dinlemek, düş kırıklıklarına ortak olmak amacıyla yola koyulduk. Göç mağdurlarından Haydar Göktepe'nin yanında soluğu alıyoruz. Iki çocuk babası olan Göktepe, diğer göç mağdurları gibi geçinememekten yakınıyor. On yıla yakın bir süredir Dilek Köyü'nden Esentepe Mahallesine göç etmiş. Mecbur kaldığı için köyünü terk ettiğini söylüyor. Üzgün ve bir okadar kırgın. Isteklerini şu sözlerle dile getiriyor Haydar Göktepe: “ Geçimimizi sağlayamıyorum. Çocuklarım okuyor. Onların masraflarını karşılamakta güçlük çekiyorum. Eşimin dişleri ağrıyor yaptıramıyorum. Bir milyar istiyorlar. Ben fırında çalışıyorum. Aldığım parayla hangi birini ödeyeyim.” Bu çaresizliklerin dışavurumu sözler Tunceli'de yaşayan onlarca insandan sadece birine ait.
Bu tür ümitsizlik ve çaresizliklere her adımda tanık olmak mümkün. Her ne kadar on.ların isteklerine kulaklar tıkansada, sesini bir yerlere ulaştırmanın çabasında Göktepe. Köyüne geri dönmek istediğini, fakat evlerinin yıkıldığını ve yenisini yapmaya gücünün yetmediğini söylüyor. O da diğerleri gibi, sesinin yankı bulmadan boşlukta kaybolacağının farkında. Her ne kadar ümidini yitirmiş olsa da, devletten iş istiyor. Çocuklarını daha rahat okutmak için. Eşinin ağrılarını dindirmek için. Kendi yürek sızılarını susturabilmek için...
Birazda haklı olarak insanlara inancını kaybetmiş olan Tutmaz çiftinin evine konuk olduk. Hatice ve Bıra Tutmaz bütün sevecenlikleriyle kucaklıyorlar bizi. Köyünü sorduğumuzda tebessümün yerini acı bir hüzün alıyor. Coşkusu birden kayboluyor. Yarasına tuz basmışçasına acıttığımızı hissediyoruz.
On iki yıl önce köyünden göç etmişler. Ama yürekleri alışamamış şehrin insan yutan manzaralarına. Güzelliklerin eskilerde kaldığını üzülerek anlatıyorlar. Insanların bu denli bencilleşebileceklerine inanmak istemiyorlar. Korktukları için köylerini boşalttıklarını söyleyen Tutmaz çifti, kırgınlıklarını şöyle dile getiriyorlar: “ O kadar emeğimiz hep suya gitti. Köydeki evimiz yıkıldı. Burada kirada kalıyoruz. Kirayı ödemekte zorlanıyoruz. Köyümüzdeki evimizi yapmaya gücümüz yetmiyor. Devlet evlerimizi yaptırsa, burada bir gün dahi durmazdık. Tunceli'de iş imkanları kısıtlı olduğu için, çocuklarımızın herbiri bir yere gitti. Köyümüzden ayrıldığımız zaman çok ağladık.” Köyüne karşı duydukları özlemi, sözlerinden çok yüreğinden yüzlerine yansıyan hüzün anlatıyordu. Sözcüklerin hasretlerini anlatmaya yetmediğini duyumsadık. Belediyeden bir isteği vardı Hatice ve Bıra'nın.. O da oğlunun işe alınması.
Ve Gülizar Nine...
Rotamızı bir başka göç mağduruna çeviriyoruz. Gülüzar Paak.Gülüzar Nine yediden yetmişe herkesten yana dertli. Her ne kadar gülümseyen gözleri yüreğindeki acıyı göstermesede. Beş yıla yakın bir süredir göç etmiş köyünden. İlerlemiş yaşına rağmen çocuk gibi coşkulu ve sevecen. Zaman zaman kırık kolunun ağrısıyla sızlanıyor. Esentepe Mahallesinde köhne bir evde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu zor hayat şartları karşısında bir başına kalmış Gülüzar Paak. Çocukları evlenip uzaklaşmış kendisinden. Hayat arkadaşını ise yıllar önce kaybetmiş. Köyden neden göç ettiğini ise şu cümlelerle anlatıyor: Devlet bizi zorla çıkardı. Köyüme gitmek istiyorum. Ama kimsem olmadığı için dönemiyorum. Çünkü; köydeki evim yıkılmış. Herşeyimizi satıp buraya geldik. Buraya geldiğimde kocam öldü. Çocuklar evlendi. Şimdi paramda yok, diyor Gülüzar Nine. Kırık kolunun verdiği acı, yüreğindeki acıyla birleşince, daha bir derinleşiyor yüzündeki çizgiler. Yaşadığı bunca zorluğa rağmen, gülümseyebiliyor dost ve sevecen. Hayatın ona sunduğu acılara, adeta gülümsemesiyle barikat kuruyor

28 Mayıs 2009 Perşembe

ekmek kavgası


Bizlerde kendi ekmek kavgamız süresince bu kadar hırçınız.
Ama onlar kadar masum değiliz
hayat kavgasında yitirdik bütün güzellikleri
çirkinliklere gebe kaldık

Sigaradan ayrılamıyoruz



Koşullar ne olursa olsun sigarayı bırakmıyoruz. Neden kendimizi ölüme yakınlaştırmak için bu kadar yoğun çaba sarf ediyoruz.

2008 yılının son aylarında ortaya çıkan ve dünyanın birçok ülkesini olumsuz etkileyen ekonomik kriz, büyük şirketlerin daralmasına neden olurken küçük esnaf da kepenklerini indirmeye devam ediyor. Kentlerde yaşanan bu olumsuz tabloya karşın, İzmir’in Torbalı İlçesi’ne bağlı Korucuk Köyü’nde meydanda tezgah açarak tütün satan köylüler, gelirlerini arttırmanın yollarını arıyor.



***Tütün satışlarında artış

Korucuk’ta zeytincilik, üzüm yetiştiriciliği mali krizin gölgesinde kalırken, tütün satışlarında artış yaşandı. Köy meydanında tezgah açarak tütün satışı yapan vatandaşlar, krizden dolayı satışlarının arttığını söyledi.

****Tarıma kriz darbesi

Geçimini tarım ve üzüm ticaretiyle sağlayan 940 haneli Korucuk Köyü, ekonomik durgunluktan kaynaklanan sektörel daralma nedeniyle krizden etkilendi. Özellikle zeytincilik alanında faaliyet gösteren köyde pazar payına sahip olan bazı kollar da zaman içerisinde önemini kaybetti. Bütün bu karamsar tablonun yanı sıra Korucuk Köyü’nde Özel İdare’nin katkılarıyla güzel gelişmeler de yaşanıyor. Köy Muharı Fikret Hançer, Osmanlı İmparatorluğu tarafından ilk pazar yerinin kendi köylerinde kurulduğunu ifade ederek, doğal arıtmaya sahip olan ilk köy ünvanını taşıdıklarını ve meydan düzenlemesini tamamladıklarını ifade etti.

22 Mayıs 2009 Cuma

Kimsesizliğinde kayboldum




Kimsesizliğinde kayboldum gözlerinin. Senli cümleler kurmayalı çok olmuş, yeni fark ettim.
Gece, karanlığını cömertçe sundu sen yokken gündüzlerime.
Oysa gözlerimde hep bir telaş, yollarıma çıkacaksın diye.

Bekleyişler bulur muydu gerçekten sahibini….
Yoksa avutmalı mıydım içimdeki çocuğu, sensiz geçireceğim mevsimlerde soğuk yaz sabahlarına alıştırmalımıydım.
Sana rastladım bir dilencinin bakışlarında.

Soğuk,
Uzak,
Yalnızdı...

Avuçlarımda tuttuğum paslı yalnızlığım kadar acımasızdı bakışların.
Gözlerinde kimsesizliği taşıyan yarim…
Yüreğinde solgun papatyalar büyüten yarim….
Sen söyle şimdi !!!
Yüreği alınmış bu beden nasıl yaşar ???

19 Mayıs 2009 Salı

Yurdumdan insan manzaraları


Kriz var…
Ekmek bulamıyoruz…
İşsizlik rekor kırdı…
Toplumsal cinnetin eşiğindeyiz…

Kimin umrunda
Bunları çoğaltmak kuşkusuz içinde bulunduğumuz zaman diliminde oldukça mümkün. Ancak madalyonun bir de diğer tarafı var. Bu coğrafya da krizin teğet geçtiği birilerine de rastlamak mümkün.
Ekonomik krizin yarattığı sıkıntılarla boğuşan toplumda bunu hissetmeyenler de var.
İşte buna bir örnek. İzmir sokaklarına yapıştırılan bir ilan görenlerin dikkatini çekiyor. Aşkını beyaz kağıda çeşitli cümlelerle yansıtan kişi kentin faklı sokaklarına bu kağıtları yapıştırarak sevdiğinin gönlünü kazanmayı amaçlıyor anlaşılan. Vatandaş durup bu ilanı okumaktan kendini alamazken ilanın üzerine düşülen not da bir hayli şaşırtıcı.
“Lütfen sökmeyin, 3-4 gün bari kalsın, sonra sökersiniz olur mu?” şeklinde yazılan yazı da okuyanların yüzlerine tatlı bir tebessümün yayılmasını sağlıyor.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Hayattan karakaleme yansıyanlar

Bir ressamın her şeyidir kalemi. Acılarını kağıda çizer, dilsiz sağır düşünceleri beyaz sayfalarda hayat bulur.
O’nun da kalemine acının gözyaşları değmiş. Bir zamanlar sanata ve sanatçıya takılan prangalar Ressam Piro’nun da bilekleri acıtmış.
Çevresinde Ressam Piro diye tanınan Ali İlbeyci Tunceli’de doğmuş. Maddi imkansızlıklardan dolayı eğitimini yarıda bırakan ressam inşaatlarda çalışarak aile ekonomisine omuz vermeye çalışmış. Tunceli, İlbeyci ailesini bağrından koparınca kendilerine sığınacak yeni bir kucak aramaya başlamışlar.
Önce Elazığ kollarını açmış göç mağduru aileye ancak burada geçirdikleri zaman zarfında yaraları iyileşmemiş.
Bohçalarında kırık dökük hayalleriyle yine yollara çıkmış aile. İstanbul, ilk durakları olmuş hayallerinin. Yaşama tutunabilme umuduyla sığındıkları bu kent de bir süre sonra kırık hayallerini kanatmış. Son olarak İzmir’de aramışlar hayatın masallara yansıyan pembe tarafını. Masal gibi olmasa da bu şehir onları basmış bağrına. Bavulları toplu duran İlbeyci ailesi son durağında inmişler gitmelerin.
Tuncelili Ressam Ali İlbeyci ile çalışmaları ve yaşama sanatı üzerine konuştuk.

Sizi, doğduğunuz topraklardan uzaklaştıran ve yolunuzu bu kentte sonlandıran nedenler neler?
Tunceli’de dünyaya geldim. Bu coğrafyada yalnızca topraktan ekmeğini kazanan insanlar vardı. Ekonomik sıkıntılar bizi farklı alanlara, farklı şehirlere doğru sürüklemeye başladı. Orada da kalsam büyük şehre de gitsem hep ağalık sistemi vardı. Sonuçta bir yerlerde kalıp hayata tutunmak zorundaydık. Nereye gidilirse bir ağayla karşılaşılacağı için en azından alın terimize değecek işler yapalım diye ayrıldık topraklarımızdan. Uzun süre büyük şehirlerde var olma, ayakta kalma savaşı verdik. Birkaç ilden sonra İzmir, yaralarımızı sarmaya başladı.

Ekonomik sıkıntılardan dolayı göç etmek zorunda kalmışsınız. Türkiye’de sanata ve sanatçıya verilen değeri göz önünde bulundurursak, bu şartlarda bir sanatçı olarak nasıl ayakta kaldınız?
Ben resim yapmaya başladığımda ailemin tepkisiyle karşılaştım. Haklılardı. Babam resim yapmamın bize hiçbir getirisi olmayacağını söyledi. Doğru söylüyordu çünkü maddi sıkıntı içerisindeydik ve para kazanmamız gerekiyordu. İnşaatlarda çalışmaya başladım ama bu sürede resim yapmayı hiç aksatmadım. Daha sonra çalıştığım sektörden emekli oldum. Böylece şu gördüğünüz alanda kendimi ifade etmeyi sağlayacak çalışmalar yapmak için uğraş veriyorum.

Resim sanatı da diğer sanatlar gibi tarih boyunca farklı zamanlarda çeşitli kısıtlamalar ve yasaklarla günümüze kadar geldi. Size göre bu kısıtlamalar sanata nasıl yansır?
Sizin de ifade ettiğiniz gibi sanat tarih boyunca hep korkulan, baskı altına alınmaya çalışılan süreçlerden geçti. Ancak bu kısıtlamaların toplumun özgürlüğünü baskı altında tutma şeklinde yorumlamalıyız. Çünkü bizler toplumun sessiz çığlıklarıyız. Onların anlatmak istediklerini geniş kitlelere yaymayı başaran kişileriz. Çünkü biz sessizliğin sesiyiz. Evet, bir süreler sansür çok fazlaydı. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde prangalar kırıldı. Tam anlamıyla kırıldığını söylemek elbette güç ancak oldukça fazla yol kat edildiğini düşünüyorum.

Resimlerinizde ne tür çalışmalara yer veriyorsunuz, toplumun beklentileri mi sizin gördükleriniz mi beyaz kağıtta hayat buluyor?
Sanatımı icra ederken daha çok toplumun beklentilerini göz önünde bulunduruyorum. İstenilen şekilde resim yapıyorum. Yapmak zorundayım çünkü ben buradan para kazanıyorum. Bu nedenle kağıda kendi gördüklerimi değil de benden istenileni yansıtıyorum. Bütün bunlar elbette sanatçının körelmesine ortam hazırlıyor. Özgürce çalışamamak, beyaz sayfaların istediğini değil de beyaz sayfalara istenileni yansıtmak bir birinden çok farklı şeyler.

Toplumda zaman zaman farklı sesler yükseliyor. Sağcı ve solcular diye tabir ettiğimiz kişiler kendi düşüncelerini birilerine empoze etmek için çeşitli şekillerde gerginlik yaratacak davranışlar sergiliyor. Yaptığınız eserlerden dolayı aldığınız tepkiler oldu mu?
Evet oldu. Yaptığım ve astığım resimleri görüp “neden bu tür resimler yapıyorsun” diye çeşitli şekilde tepkilerini dile getirenler oldu. Burada fiziki bir baskıya rastlamadım ancak uygun bir ortam yakalansaydı eminim ki fiziki bir baskı söz konusu olurdu.

Kara kalem çalışmalarınız var ve özel istek üzerine de çeşitli çizimler gerçekleştiriyorsunuz. Özel isteklerde bireyler acının mı mutluluğun mu resmini görmek istiyor?
Toplumumuz mutlu olmak istiyor. Bu nedenle daha çok mutluluğun resmini çiziyorum.

Tuncelili bir ressam olarak eserleriniz, kendi topraklarınızda nasıl yankı buluyor?
Tunceli’de festival zamanlarında atölyede çalışmalar yapıyorum. O kentin insanı çok farklı. Sanata bakış açısı oldukça derin.

Sanatçıların bir kısmı dile getirdikleri düşüncelerden dolayı sürgünle cezalandırıldı. Toplumdan tecrit edildi. Türkiye’de koşullar bir sanatçının kendini ifade etmesi açısından yeterli zemine sahip mi?
Hayır, sanatçı için özgür bir ortamın olduğunu söylemek oldukça zor. Sanata dar çerçeveyle bakılıyor ve sanatın belli kalıpların içinde kalması için uğraş veriliyor. İstediğimiz düşünceleri sanatımıza yansıtma noktasında oldukça güçlük çekiyoruz. Nazım Hikmetleri yasaklayarak toplumun değerlerini çiğniyorlar. Sanatçı toplumun malıdır. Toplumun görünen yüzüdür. Bu nedenle düşünen, üreten beyinlere takılan kelepçeler bir daha takılmamak üzere çıkarılmalıdır.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sanata ve sanatçıya gereken değer verilmeli. Üreten, emek harcayan insanların emeğine saygı duyulsun.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Minik bedenlerin büyük savaşı

Dış şoklar ve iç gelişmelerin de etkisiyle ekonomik göstergelerde bozulmanın arttığı şu günlerde, vatandaşın ekmek kazanma mücadelesi de farklı şekillerde yansıyor sokaklara.
Ekonominin tepetaklak olduğu şu günlerde, çalışıp kazanmayı terk eden bir çok insana örnek teşkil eden küçük bir çocuk takıldı objektiflerimize.
Murat Özlü, okul sıralarında olması gerekirken aile bütçesine katkı sağlamak için çöplerden topladığı plastikleri, kâğıtları geri dönüşüme gönderiyor.
Murat, Mardin’den İzmir’e göç eden 10 kişilik Özlü ailesinin 4 oğullarından biri. 4 tane kız kardeşinin okuması için baba da dahil erkek çocukların hepsi çöplerden topladıkları plastiklerle ekmek paralarını kazanıyor.
4. sınıfta okula gitmeyip çalışma hayatına atılan ve aile bütçesine katkı sağlamak için sokakların yolunu tutan minik elleri, günde 20-30 YTL kazanmanın sevincini yaşıyor.
İşsizlik duvarları arkasına sığınarak farklı şekillerde para kazanmayı amaçlayanların dışında, ruhunu satmadan ekmeği için mücadele edenler de var. İşte Murat da günümüzde azınlıkta kalanlardan biri.
Aslında, bugünün portresi yıllar önce oluşturuldu. Köy boşaltmalarıyla şehrin insan yutan sokaklarına bırakılan bireyler, uyum sorunuyla karşılaştı. Bir yandan köylerdeki üretimin durması diğer taraftan kalabalık şehirlerde yaşanan trajediler, sonu iyi biten filmlerinde rafa kaldırılmasına neden oldu. Şimdi sokaklar tehlikelerden geçilmiyor. Artık sokaklarda birkaç kuruş uğruna cinayetler işleniyor. Dinamik nüfus, en verimli çağında en tehlikeli oyunların baş aktörleri olarak karşımıza çıkmaya başladı.
Bütün bu olumsuzluklar içerisinde parmakla dahi sayamayacağımız kadar azaldı güzellikler.
Artık neye sevinip neye üzüleceğimizi şaşırır hale geldik adeta. Küçük Murat’ın hikayesi de oldukça kısa ve sade. Okuması gereken bir çocuğun sokaklarda aile bütçesine katkı sunmak için sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başlayarak akşamın sunduğu karanlıkla birlikte evinin yolunu tutmasıyla noktalanıyor.

Çocuklar unutmasın mavilikleri….

Nefes arası sokaklarda yaşarken tarihe dipnotlar düştüm. Yarattığım korku tapınaklarımdan kaçan ilk duyguydu umutlarım.

Önce imgelerini çoğalttım veresiye aldığım mutluluklarımın. Sonra karaborsaya düşen mavilikleri topladım bir bir.

Gökyüzünün siyahını maviyle takas yaptım sonra.

Çocuklar unutmasın diye mavilikleri. Kendimle yaptığım kavgalarımı yamalı bir bohçaya doldurdum. Sonra farkına vardım yarım kalmışlıkların soğuk sesini yanımda.

Mavilikler siyaha çaldı yine…..

Oysa ne kadar uğraşmıştım rengi beyaz olsun diye gecenin. Duyguların üzerine çöreklenirken gece, rengi yine siyahtı büyüttüğüm enkazların.

Bir de yıkıntılarında kayboluyordum kimsesizliklerin.

Depremleri çoğaldı yüreğimin, artçı sarsıntılardan henüz yeni çıkmışken firari umutlarım, asılı kalıyorum kendi kendime.

Şimdi korkuyor ve kımıldamıyorum artık.

İşte o zaman yıkılır kent, bedeni esir düşer ruhların. Köhne bir yalnızlık acı çığlıklar mırıldanır kuytulardan.

O zaman gökyüzü karalar bağlar. Yas tutar gecenin karanlığıyla birlikte. Çocuklar unutur mavilikleri, yorulur, küser duyguları yarınlara.

Nefes arası sokaklarda kovalarken hayatı unuttuk mavilikleri.

Çocukları da küstürdük üstelik.

Her yalnızlık bir umutsuzluğa gebe kalmamalıydı oysa. Hayatımız iki artı bir eksiyken denklemler de eksiye eş değer olmamalıydı.

“Sıfır”ları bol, notları kırık tükenişlerde yok ediyor beden ruhu. Tökezlerken asfaltlarda, patikalarda koştuğumuzu unuttuk.

Bir de tozlu raflar arasına sıkışıp kalan çocukları.

Yabancı…

Hayatın ortasında, nefes alan, hayal kuran, kurduğu hayalin kenar mahallesinde üzerindekini her an atmaya hazır bir iskemlede etrafına bakan yabancı. Suskun bakışların derinliğinde deprem deprem sallanan, buna rağmen yalpalamadan yürüyebilen...

Enkazının arasında ayakta kalan vazoya kırgın yabancı. Sevda çeken, sevdiğinin, sevdasının arasında kalmış, hangisini sahipleneceğinin bilinmezliğinde kendine yabancı.Etrafı insan, etrafı buram buram hayat kokarken, etrafındaki insanlara ve kendisine verilen selamların içtenliğine yabancı kalmış.
Kimin suçu bilmiyorum bu yabancılık. Neye kırgın, niye kırgın ve hangi aleme yabancı bu yabancı. Hangi suçun bağışlanmazlığında veya hangi duygunun yabancılığında düşmüştü bu yabancılığa.
Etekleri sisli dağların yamacında ilerliyor, hayal yurdunun bir ayağı kırık iskemlesine. İçin için akan suların hıçkırığından geliyor, enkaz yurdunun bulunması imkansız kırgınlığına. Ve sevda aleminden geçiyor, hiç tanımadığı sevgilinin kendinsizliğine.

Etrafı insan, fakat kokan selamlar değil çiçekler, koparıldıktan bir müddet sonra artık kokmayan çiçekler.Hayal yurdunun hayalciliğinden, enkaz yurdunun gerçekliğine yaklaştıkça, kendi yurdunun yabancısı oluyor bu yabancı ve kendi yabancılığının yabancısı kalıyor.
Yalnızlıklar yığını olmuş akşamlar.
Kapanmış kalplerin idamlık kapıları. Sessizler adasının ıssızlar limanında kaderine terk edilmiş umutlar yaşanıyor. Ömür yolların çakıl taşları oluyor, açlık ise kalplerin amaçsız atışları. Kızgınlığa meyilli dalgalar üstüne üstüne geliyor dirençlerin.

Gitmediğin yerlerde hissediyorsun kendini.Ne yapacağını, yaşadıklarının senin için ne anlama geldiğini bilmiyorsun.
Öylesine izliyorsun olup biten ne varsa. Sürekli su alan kayıkların batmaya direnen çığlıklarında, suya bulanmış acılar içindesin.

Çocuklukta kurulan hayallerin bir türlü elde edilemeyen büyüklüklerinde, yas tutuyorsun geçmek bilmeyen günlere.
Bedeninin genç uykularında yaşlı rüyalar görüyorsun, henüz açmayan yaprakların kasım sancısı gibi.
Ayaklarının yorgunluğu sessiz haykırışlarının yankısı sanki, boğuyor bedenini olmadığın sularda. Sende takılıp gidiyorsun tıpkı oradaymış gibi, kaçınılmaz sonların başladığı yerlere.
Kalbinde biraz kırgınlık, gözlerinde yaşlılık ve de artık bitmek bilmez yorgunluklar gizlenmiş hayatına.

12 Mayıs 2009 Salı