25 Haziran 2009 Perşembe

Umudumu öldüremeyeceksin….



Hayattan mucize beklemeyi bırakanlardanım aslında. Aslında neden bu satırlara sığındığımı da bilmiyorum. Belki de yüreğimin kuytularında “bir mucize olur” umudunu hala saklıyorumdur.
Olmayan şansımı denemeliyim. Hayatın kıyısında değil, ortasında durup avazım çıktığı kadar bağırmak isteyenlerdenim: “Bende varım”
Bunun için bunca çaba.
Evet…
Bir yıldızım daha kayacak belki, belki yaşama dair umutlarımdan biri daha can çekişecek, belki bir kez daha sarsılacak yüreğim en şiddetli depremlerle…
Ama hayatta kalmak mücadele değil miydi zaten. Çoğu zaman umut sanıp da umutsuzluğun peşinden sürüklenmek değil miydi?
Elbette düşeceğim ve elbette kanayan yaralarım olacak. Hayat bedenime basa basa o acımasız kahkahasını savurarak elbette geçip gidecek yanı başımdan. Yıllarca biriktirdiğim korkusuzluklarımı bir gürleyişte en büyük yenilgilere dönüştürecek.
Bu değil miydi hayat?
Biz böyle görmemiş miydik, böyle yetiştirmedi mi henüz yerlerde sürünürken, emeklerken “hayat”a doğru.

19 Haziran 2009 Cuma

İçimdeki sen…


Saklama, içindeki kanayan-kapanmayan yaralarını. Suskun gözyaşların aralarken içimdeki kapıları ruhumun enkazını ellerinle verdin toprağa…

Sağdan soldan ödünç hayatlar çaldım hayatıma anlam yüklemek için. Ama seninle araladığım göz kapaklarım sensiz bütün anlamsızlıkları taşıyor bakışlarında.

Yoktun…

Yokluğunda kırıldı kanatları içimdeki sensizliğin…
Gün, matemini yeni yeni atmaya başlamışken, siyahları çıkarıp silkelenmişken yaşanmışlıklardan göz kırptı geride bıraktığı tebessümlere…

İçimdeki sen yeniden koyuldu başı sonu belli olmayan hikayesini yazmaya. Sonu masalsı bitmeyecekti belki ama taşlarını kendi örmüştü ya olay örgüsünün…
İşte bu son sözdü tüm yaşanmışlıklara…

16 Haziran 2009 Salı

hırçın: Saatleri yalnızlığa kurdum

hırçın: Saatleri yalnızlığa kurdum

Saatleri yalnızlığa kurdum




Ellerim, yüreğimin umutsuzluğunu devirmek istercesine yakarıyor yine Allah’a. Payıma acı düştü kaderden.
Hayat, yalnızlığını ödünç verdi hayatıma…

Topladım hiç dağılmamış yüreğimin bavullarını. Karanlık bir kuyuydu hayat,.
Elimde, karanlığı yırmak için çabalayan cılız ışıklı bir fener…
Hiç büyümeyen çocuk benliğime bir sarsıntıda yıkılacak duvarlar ördüm. Sakladım kendimi hayattan.
Sonra…
Unuttum çıkmayı saklandığım yerden…
Körebe oynarken bağladığım içimdeki umudun gözlerini çözmeyi unuttum.
Sensizliğin dili olsa da anlatsa bir cümleye sığdırdığım ömrümü.
Anlatsa köşesinde kaldığım hayatın savurduğu yalnızlıkları…
Anlatsa içimdeki hazan mevsimlerini,
İklimlerimin sonbahar, saatlerimin ayrılığa kurulu olduğunu…

9 Haziran 2009 Salı

Ürkekliğim kadar dilsiz





Uzun, karanlık, boştu caddeler….
Kaldırım taşlarına sordum seni,
Sana geldiğim kaldırım taşları, ürkekliğim kadar dilsizlerdi…

Soğuktu uzun yaz geceleri, yüreğin kadar uzak
Yalnızlığım kadar yakın…

Soğuk ve donuktu bakışların
Bitmek bilmeyen kederler sakladım bohçamda…

Senin için yalnızlıklar ördüm ilmek ilmek…
Sensizlikte dipsiz kuyulara bıraktım duygularımı…
Prangalar taktım gözbebeklerine sevdalarımın

Bıraktım umudetmeyi sabahı çalınmış gecelerde, serseri yüreğim mayın tarlası şimdi…
Attığım her adım bir yıkım, sessiz bir volkan vurur duvarlarıma.

Dağlarımda sensizliğin türküsü çalınırken yüreğim de dilsiz acıların sancısı var.
Bırakalı çok olmuş ellerimi, yüreğim şimdi fark etti.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Doğu'daki göçlerin hikayesi


Her yaşam bir öykü
Her yaşam bir öyküdür. Bu öyküleri derlemek için yola koyulduk. Öyle yaşamlara tanık olduk ki, yaşadığımızdan utandık.
Her şeyin bir görünen, birde saklı yüzü vardır. Biz Tunceli’nin arka yüzündeyiz. Saklı duyguları, iç çekişleri, çaresizlikleri hiç olmazsa dinleyerek hafifletmek adına. Konuklarımız köyleri boşaltılan göç mağdurları.

Emine Çiçek
Dilek Köyünden Mıstısağ Köyüne göç etmiş. 10 yıldır köyü boşaltılmş. Bizi görünce masum bir çocuk edasıyla tebessüm ediyor. Göç mağdurlarından yalnızca bir tanesi Emine Nine . Gözleri buğulanarak anlatıyor köyünü.. Kırgın ve bir o kadar asil... Bizimle sohbet ederken duygularını şöyle ifade ediyor Emine Çiçek : Köyümüz bizim herşeyimiz. Biz oraya çok emek verdik. Burası köyümüze hiç benzemiyor. Herkes kendi köyünde rahat. Biz burada mutlu değiliz. Devlet bizi köyümüzden çıkarırken hiçbir açıklama yapmadı. Burada kirada kalıyoruz. Çok zorluklar yaşadık. Bize köye dönmemiz için yardım edilirse seve seve gideriz ,diyor . Buradaki insanlarla köyündeki insanları kıyaslamak bile istemiyor. Gözlerinde hayatın ona sunduğu acı tecrübelerin tortuları kalmış Emine Ninenin. Sözlerinde ise insanlara kırgınlğı.
İlkbaharın o saf güzeligini gözlerinde taşıyan Suna Çiçek’ te annesi gibi kırgın. Bu acımasız hayat şartlarına ayak uydurmaya çalışıyor. Ne kadar sıkıntı çektiklerini şu sözlerle dile getiriyor : “ Doğup büyüdüğümüz yeri terk etmek zorunda kalmak çok acı veriyor bize. Köy sahipleri en küçük olayda “ sizin burada hakkınız yok” diye üstümüze geliyorlar. Çocuklarımız okula giderken çok zorlanıyor. Hiçbir sosyal faaliyetimiz yok. Akrabamızla dahi konuşurken tedirgin oluyoruz. Köyümüzde evimiz olsaydı burada bir dakika bile durmazdık. En nefret ettiğimiz insanları bile özler olduk. Babamız bir ara depresyon geçirdi. İneklerimizi otlatma bahanesiyle köyümüzün hasretini biraz olsun dindirebilmek için 6-7 kilometre yol yürüyoruz. Burada tutunamıyoruz, bir dikili ağacımız bile yok. Burası bizden manevi anlamda çok şey götürdü. Ama bize acıdan başka sunduğu bu kadar acımasızlığa rağmen küçük şeyler mutlu olmasına yetiyor gözlemledigimiz kadarıyla. Anılarını anlatırken yüzündeki hüznü fark etmemek mümkün değil Suna Çiçek’ in . Devletten veya belediyeden yardım isteyip istemediklerini sorduk. Verdiği cevap gerçekten taktir edilmeye değer. Şöyle yaıtlıyor bizi: Her ne kadar durumumuz kötü olsada ,bizden daha kötü olanlar var. Eğer bir yardım yapılacaksa , önce onların elinden tutulmalı. Daha sonra biz ve bizim gibiler düşünülsün, diyor.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen hayata gülen gözlerle bakmasını biliyor Çiçek ailesi. Kimseden bir beklentisi olmayan bu güzel insanlar yalnızca köyüne geri dönmek istiyor.
Yüreğinin kuytusunda saklı duygularını, düş kırıklıklarını, bir nebze olsun açığa çıkarmak için, yönümüzü bir başka göç mağduruna çeviriyoruz. Serdar Kılıç....
Yaklaşık 10 yıl önce terk etmek zorunda kalmış köyünü. Köyünden göç ederken neler hissettiğini soruyoruz Serdar Kılıç’a.
Enkaz altında kalan hislerini, günışığıyla buluşturuyoruz. Köyü boşaltılırken yaşadığı duygularını şöyle aktarıyor bize; (gayet samimi ve sevecen): “ Ben alfabenin bütün harflerini kullansam da duygularımı anlatmaya yetmez. Her insan yaşadığı coğrafyanın şiirini okur ve türküsünü yakarmış. Bir rivayete göre, Munzur suyuna düşen herşey (kuşlar, böcekler,kötülükler,acılar...) Taşa dönüşürmüş. Düşünüyorumda bende o rivayete uyup, yüreğimi çıkarıp Munzur’a atmak isterdim. Yaşadığım acıların taşa dönüşmesi için. Büyüklerimizden 38 Katliamını duyduk. Bu acılar bir tek kurşunun vermiş olduğu aıyla yaşandı ve bedenin ölümüyle son buldu. Ama ne yazık ki o zamandan günümüze yaşanan olumsuzluklar, baskılar,asimilasyon politikalar, kültürsüzleştirmek,diline ve inançlarına yabancılaştırmak için bayağı çaba harcandı. 4-5 yaşlarındayken büyüklerimden şöyle bir cümle duyardım:Güzel günler göreceğiz çocuklar. Ben çocukluğumu yaşayamadım. Ama çocukluğumu ve gençligimi kimin çaldığını bilmeden yaşlandım Acaba kendi çocuklarıma güzel günler göreceklerini taahhüt edebilecek miyim?
Bu umutsuzluk değildir. Umutsuzluk içinde bile ümit edebilme sevincidir. Nazım Usta’nında dedigi gibi;Her şey umut edebilmekle başlar. Usta, hasretini memleketin bir ucundan öteki ucuna degin yazdı, bizde acılarımızı. 94’ün ortalarına doğru gözyaşı dökmenin ağlamak olduğunu zannederdim. Oysa hıçkırığa boğulmak, insanın boğazının dügümlenmesi, gözlerinden yaş yerine kan akmasıymış ağlamak. İlk duyduğumuzda şaka gibi gelmişti köyümüzü terk etmek. Bunu bu kadar zor acılar içinde yaşayacağımızı tahmin edememiştik, başımıza gelene kadar.
Sonra harabeleşmiş mahalle kenarlarında, yatağı, yorganı alıp, öküzümüzle yaşamak bize kaldı.
Çok erken büyüyor, çokta çabuk unutuyoruz acılarımızı. Köyden çıkmak, evsiz- barksız kalmak degildir. İnsan başını sokacak bir yer mutlaka bulur.Ama önemli olan, kendini unutmadan, kültüründen uzaklaşmadan yaşayabilmektir. Ama biz köyden çıkan insanlar, birbirimizden çok çabuk uzaklaştırıldık. Korku-baskı-yozlaşma gibi insanı insansızlaştıran politikalara çok çabuk baş egdik.
Köy boşaltma politikaları, babayı öldürüpte, çocuğuna sahip çıkmak gibi bir şeydi.
Rahatına alışmış, alın teri soğumuş, nasırlı ellerin yerini ojeli parmakların aldığı insanların bir daha köyüne dönüpte, eskisi gibi çalışıp, alınteri dökeceklerine inanmıyorum.”
Dertleri bitmez yazmakla. Ama biz onları dinlemek, düş kırıklıklarına ortak olmak amacıyla yola koyulduk. Göç mağdurlarından Haydar Göktepe'nin yanında soluğu alıyoruz. Iki çocuk babası olan Göktepe, diğer göç mağdurları gibi geçinememekten yakınıyor. On yıla yakın bir süredir Dilek Köyü'nden Esentepe Mahallesine göç etmiş. Mecbur kaldığı için köyünü terk ettiğini söylüyor. Üzgün ve bir okadar kırgın. Isteklerini şu sözlerle dile getiriyor Haydar Göktepe: “ Geçimimizi sağlayamıyorum. Çocuklarım okuyor. Onların masraflarını karşılamakta güçlük çekiyorum. Eşimin dişleri ağrıyor yaptıramıyorum. Bir milyar istiyorlar. Ben fırında çalışıyorum. Aldığım parayla hangi birini ödeyeyim.” Bu çaresizliklerin dışavurumu sözler Tunceli'de yaşayan onlarca insandan sadece birine ait.
Bu tür ümitsizlik ve çaresizliklere her adımda tanık olmak mümkün. Her ne kadar on.ların isteklerine kulaklar tıkansada, sesini bir yerlere ulaştırmanın çabasında Göktepe. Köyüne geri dönmek istediğini, fakat evlerinin yıkıldığını ve yenisini yapmaya gücünün yetmediğini söylüyor. O da diğerleri gibi, sesinin yankı bulmadan boşlukta kaybolacağının farkında. Her ne kadar ümidini yitirmiş olsa da, devletten iş istiyor. Çocuklarını daha rahat okutmak için. Eşinin ağrılarını dindirmek için. Kendi yürek sızılarını susturabilmek için...
Birazda haklı olarak insanlara inancını kaybetmiş olan Tutmaz çiftinin evine konuk olduk. Hatice ve Bıra Tutmaz bütün sevecenlikleriyle kucaklıyorlar bizi. Köyünü sorduğumuzda tebessümün yerini acı bir hüzün alıyor. Coşkusu birden kayboluyor. Yarasına tuz basmışçasına acıttığımızı hissediyoruz.
On iki yıl önce köyünden göç etmişler. Ama yürekleri alışamamış şehrin insan yutan manzaralarına. Güzelliklerin eskilerde kaldığını üzülerek anlatıyorlar. Insanların bu denli bencilleşebileceklerine inanmak istemiyorlar. Korktukları için köylerini boşalttıklarını söyleyen Tutmaz çifti, kırgınlıklarını şöyle dile getiriyorlar: “ O kadar emeğimiz hep suya gitti. Köydeki evimiz yıkıldı. Burada kirada kalıyoruz. Kirayı ödemekte zorlanıyoruz. Köyümüzdeki evimizi yapmaya gücümüz yetmiyor. Devlet evlerimizi yaptırsa, burada bir gün dahi durmazdık. Tunceli'de iş imkanları kısıtlı olduğu için, çocuklarımızın herbiri bir yere gitti. Köyümüzden ayrıldığımız zaman çok ağladık.” Köyüne karşı duydukları özlemi, sözlerinden çok yüreğinden yüzlerine yansıyan hüzün anlatıyordu. Sözcüklerin hasretlerini anlatmaya yetmediğini duyumsadık. Belediyeden bir isteği vardı Hatice ve Bıra'nın.. O da oğlunun işe alınması.
Ve Gülizar Nine...
Rotamızı bir başka göç mağduruna çeviriyoruz. Gülüzar Paak.Gülüzar Nine yediden yetmişe herkesten yana dertli. Her ne kadar gülümseyen gözleri yüreğindeki acıyı göstermesede. Beş yıla yakın bir süredir göç etmiş köyünden. İlerlemiş yaşına rağmen çocuk gibi coşkulu ve sevecen. Zaman zaman kırık kolunun ağrısıyla sızlanıyor. Esentepe Mahallesinde köhne bir evde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu zor hayat şartları karşısında bir başına kalmış Gülüzar Paak. Çocukları evlenip uzaklaşmış kendisinden. Hayat arkadaşını ise yıllar önce kaybetmiş. Köyden neden göç ettiğini ise şu cümlelerle anlatıyor: Devlet bizi zorla çıkardı. Köyüme gitmek istiyorum. Ama kimsem olmadığı için dönemiyorum. Çünkü; köydeki evim yıkılmış. Herşeyimizi satıp buraya geldik. Buraya geldiğimde kocam öldü. Çocuklar evlendi. Şimdi paramda yok, diyor Gülüzar Nine. Kırık kolunun verdiği acı, yüreğindeki acıyla birleşince, daha bir derinleşiyor yüzündeki çizgiler. Yaşadığı bunca zorluğa rağmen, gülümseyebiliyor dost ve sevecen. Hayatın ona sunduğu acılara, adeta gülümsemesiyle barikat kuruyor

28 Mayıs 2009 Perşembe

ekmek kavgası


Bizlerde kendi ekmek kavgamız süresince bu kadar hırçınız.
Ama onlar kadar masum değiliz
hayat kavgasında yitirdik bütün güzellikleri
çirkinliklere gebe kaldık