28 Mayıs 2009 Perşembe

ekmek kavgası


Bizlerde kendi ekmek kavgamız süresince bu kadar hırçınız.
Ama onlar kadar masum değiliz
hayat kavgasında yitirdik bütün güzellikleri
çirkinliklere gebe kaldık

Sigaradan ayrılamıyoruz



Koşullar ne olursa olsun sigarayı bırakmıyoruz. Neden kendimizi ölüme yakınlaştırmak için bu kadar yoğun çaba sarf ediyoruz.

2008 yılının son aylarında ortaya çıkan ve dünyanın birçok ülkesini olumsuz etkileyen ekonomik kriz, büyük şirketlerin daralmasına neden olurken küçük esnaf da kepenklerini indirmeye devam ediyor. Kentlerde yaşanan bu olumsuz tabloya karşın, İzmir’in Torbalı İlçesi’ne bağlı Korucuk Köyü’nde meydanda tezgah açarak tütün satan köylüler, gelirlerini arttırmanın yollarını arıyor.



***Tütün satışlarında artış

Korucuk’ta zeytincilik, üzüm yetiştiriciliği mali krizin gölgesinde kalırken, tütün satışlarında artış yaşandı. Köy meydanında tezgah açarak tütün satışı yapan vatandaşlar, krizden dolayı satışlarının arttığını söyledi.

****Tarıma kriz darbesi

Geçimini tarım ve üzüm ticaretiyle sağlayan 940 haneli Korucuk Köyü, ekonomik durgunluktan kaynaklanan sektörel daralma nedeniyle krizden etkilendi. Özellikle zeytincilik alanında faaliyet gösteren köyde pazar payına sahip olan bazı kollar da zaman içerisinde önemini kaybetti. Bütün bu karamsar tablonun yanı sıra Korucuk Köyü’nde Özel İdare’nin katkılarıyla güzel gelişmeler de yaşanıyor. Köy Muharı Fikret Hançer, Osmanlı İmparatorluğu tarafından ilk pazar yerinin kendi köylerinde kurulduğunu ifade ederek, doğal arıtmaya sahip olan ilk köy ünvanını taşıdıklarını ve meydan düzenlemesini tamamladıklarını ifade etti.

22 Mayıs 2009 Cuma

Kimsesizliğinde kayboldum




Kimsesizliğinde kayboldum gözlerinin. Senli cümleler kurmayalı çok olmuş, yeni fark ettim.
Gece, karanlığını cömertçe sundu sen yokken gündüzlerime.
Oysa gözlerimde hep bir telaş, yollarıma çıkacaksın diye.

Bekleyişler bulur muydu gerçekten sahibini….
Yoksa avutmalı mıydım içimdeki çocuğu, sensiz geçireceğim mevsimlerde soğuk yaz sabahlarına alıştırmalımıydım.
Sana rastladım bir dilencinin bakışlarında.

Soğuk,
Uzak,
Yalnızdı...

Avuçlarımda tuttuğum paslı yalnızlığım kadar acımasızdı bakışların.
Gözlerinde kimsesizliği taşıyan yarim…
Yüreğinde solgun papatyalar büyüten yarim….
Sen söyle şimdi !!!
Yüreği alınmış bu beden nasıl yaşar ???

19 Mayıs 2009 Salı

Yurdumdan insan manzaraları


Kriz var…
Ekmek bulamıyoruz…
İşsizlik rekor kırdı…
Toplumsal cinnetin eşiğindeyiz…

Kimin umrunda
Bunları çoğaltmak kuşkusuz içinde bulunduğumuz zaman diliminde oldukça mümkün. Ancak madalyonun bir de diğer tarafı var. Bu coğrafya da krizin teğet geçtiği birilerine de rastlamak mümkün.
Ekonomik krizin yarattığı sıkıntılarla boğuşan toplumda bunu hissetmeyenler de var.
İşte buna bir örnek. İzmir sokaklarına yapıştırılan bir ilan görenlerin dikkatini çekiyor. Aşkını beyaz kağıda çeşitli cümlelerle yansıtan kişi kentin faklı sokaklarına bu kağıtları yapıştırarak sevdiğinin gönlünü kazanmayı amaçlıyor anlaşılan. Vatandaş durup bu ilanı okumaktan kendini alamazken ilanın üzerine düşülen not da bir hayli şaşırtıcı.
“Lütfen sökmeyin, 3-4 gün bari kalsın, sonra sökersiniz olur mu?” şeklinde yazılan yazı da okuyanların yüzlerine tatlı bir tebessümün yayılmasını sağlıyor.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Hayattan karakaleme yansıyanlar

Bir ressamın her şeyidir kalemi. Acılarını kağıda çizer, dilsiz sağır düşünceleri beyaz sayfalarda hayat bulur.
O’nun da kalemine acının gözyaşları değmiş. Bir zamanlar sanata ve sanatçıya takılan prangalar Ressam Piro’nun da bilekleri acıtmış.
Çevresinde Ressam Piro diye tanınan Ali İlbeyci Tunceli’de doğmuş. Maddi imkansızlıklardan dolayı eğitimini yarıda bırakan ressam inşaatlarda çalışarak aile ekonomisine omuz vermeye çalışmış. Tunceli, İlbeyci ailesini bağrından koparınca kendilerine sığınacak yeni bir kucak aramaya başlamışlar.
Önce Elazığ kollarını açmış göç mağduru aileye ancak burada geçirdikleri zaman zarfında yaraları iyileşmemiş.
Bohçalarında kırık dökük hayalleriyle yine yollara çıkmış aile. İstanbul, ilk durakları olmuş hayallerinin. Yaşama tutunabilme umuduyla sığındıkları bu kent de bir süre sonra kırık hayallerini kanatmış. Son olarak İzmir’de aramışlar hayatın masallara yansıyan pembe tarafını. Masal gibi olmasa da bu şehir onları basmış bağrına. Bavulları toplu duran İlbeyci ailesi son durağında inmişler gitmelerin.
Tuncelili Ressam Ali İlbeyci ile çalışmaları ve yaşama sanatı üzerine konuştuk.

Sizi, doğduğunuz topraklardan uzaklaştıran ve yolunuzu bu kentte sonlandıran nedenler neler?
Tunceli’de dünyaya geldim. Bu coğrafyada yalnızca topraktan ekmeğini kazanan insanlar vardı. Ekonomik sıkıntılar bizi farklı alanlara, farklı şehirlere doğru sürüklemeye başladı. Orada da kalsam büyük şehre de gitsem hep ağalık sistemi vardı. Sonuçta bir yerlerde kalıp hayata tutunmak zorundaydık. Nereye gidilirse bir ağayla karşılaşılacağı için en azından alın terimize değecek işler yapalım diye ayrıldık topraklarımızdan. Uzun süre büyük şehirlerde var olma, ayakta kalma savaşı verdik. Birkaç ilden sonra İzmir, yaralarımızı sarmaya başladı.

Ekonomik sıkıntılardan dolayı göç etmek zorunda kalmışsınız. Türkiye’de sanata ve sanatçıya verilen değeri göz önünde bulundurursak, bu şartlarda bir sanatçı olarak nasıl ayakta kaldınız?
Ben resim yapmaya başladığımda ailemin tepkisiyle karşılaştım. Haklılardı. Babam resim yapmamın bize hiçbir getirisi olmayacağını söyledi. Doğru söylüyordu çünkü maddi sıkıntı içerisindeydik ve para kazanmamız gerekiyordu. İnşaatlarda çalışmaya başladım ama bu sürede resim yapmayı hiç aksatmadım. Daha sonra çalıştığım sektörden emekli oldum. Böylece şu gördüğünüz alanda kendimi ifade etmeyi sağlayacak çalışmalar yapmak için uğraş veriyorum.

Resim sanatı da diğer sanatlar gibi tarih boyunca farklı zamanlarda çeşitli kısıtlamalar ve yasaklarla günümüze kadar geldi. Size göre bu kısıtlamalar sanata nasıl yansır?
Sizin de ifade ettiğiniz gibi sanat tarih boyunca hep korkulan, baskı altına alınmaya çalışılan süreçlerden geçti. Ancak bu kısıtlamaların toplumun özgürlüğünü baskı altında tutma şeklinde yorumlamalıyız. Çünkü bizler toplumun sessiz çığlıklarıyız. Onların anlatmak istediklerini geniş kitlelere yaymayı başaran kişileriz. Çünkü biz sessizliğin sesiyiz. Evet, bir süreler sansür çok fazlaydı. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde prangalar kırıldı. Tam anlamıyla kırıldığını söylemek elbette güç ancak oldukça fazla yol kat edildiğini düşünüyorum.

Resimlerinizde ne tür çalışmalara yer veriyorsunuz, toplumun beklentileri mi sizin gördükleriniz mi beyaz kağıtta hayat buluyor?
Sanatımı icra ederken daha çok toplumun beklentilerini göz önünde bulunduruyorum. İstenilen şekilde resim yapıyorum. Yapmak zorundayım çünkü ben buradan para kazanıyorum. Bu nedenle kağıda kendi gördüklerimi değil de benden istenileni yansıtıyorum. Bütün bunlar elbette sanatçının körelmesine ortam hazırlıyor. Özgürce çalışamamak, beyaz sayfaların istediğini değil de beyaz sayfalara istenileni yansıtmak bir birinden çok farklı şeyler.

Toplumda zaman zaman farklı sesler yükseliyor. Sağcı ve solcular diye tabir ettiğimiz kişiler kendi düşüncelerini birilerine empoze etmek için çeşitli şekillerde gerginlik yaratacak davranışlar sergiliyor. Yaptığınız eserlerden dolayı aldığınız tepkiler oldu mu?
Evet oldu. Yaptığım ve astığım resimleri görüp “neden bu tür resimler yapıyorsun” diye çeşitli şekilde tepkilerini dile getirenler oldu. Burada fiziki bir baskıya rastlamadım ancak uygun bir ortam yakalansaydı eminim ki fiziki bir baskı söz konusu olurdu.

Kara kalem çalışmalarınız var ve özel istek üzerine de çeşitli çizimler gerçekleştiriyorsunuz. Özel isteklerde bireyler acının mı mutluluğun mu resmini görmek istiyor?
Toplumumuz mutlu olmak istiyor. Bu nedenle daha çok mutluluğun resmini çiziyorum.

Tuncelili bir ressam olarak eserleriniz, kendi topraklarınızda nasıl yankı buluyor?
Tunceli’de festival zamanlarında atölyede çalışmalar yapıyorum. O kentin insanı çok farklı. Sanata bakış açısı oldukça derin.

Sanatçıların bir kısmı dile getirdikleri düşüncelerden dolayı sürgünle cezalandırıldı. Toplumdan tecrit edildi. Türkiye’de koşullar bir sanatçının kendini ifade etmesi açısından yeterli zemine sahip mi?
Hayır, sanatçı için özgür bir ortamın olduğunu söylemek oldukça zor. Sanata dar çerçeveyle bakılıyor ve sanatın belli kalıpların içinde kalması için uğraş veriliyor. İstediğimiz düşünceleri sanatımıza yansıtma noktasında oldukça güçlük çekiyoruz. Nazım Hikmetleri yasaklayarak toplumun değerlerini çiğniyorlar. Sanatçı toplumun malıdır. Toplumun görünen yüzüdür. Bu nedenle düşünen, üreten beyinlere takılan kelepçeler bir daha takılmamak üzere çıkarılmalıdır.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sanata ve sanatçıya gereken değer verilmeli. Üreten, emek harcayan insanların emeğine saygı duyulsun.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Minik bedenlerin büyük savaşı

Dış şoklar ve iç gelişmelerin de etkisiyle ekonomik göstergelerde bozulmanın arttığı şu günlerde, vatandaşın ekmek kazanma mücadelesi de farklı şekillerde yansıyor sokaklara.
Ekonominin tepetaklak olduğu şu günlerde, çalışıp kazanmayı terk eden bir çok insana örnek teşkil eden küçük bir çocuk takıldı objektiflerimize.
Murat Özlü, okul sıralarında olması gerekirken aile bütçesine katkı sağlamak için çöplerden topladığı plastikleri, kâğıtları geri dönüşüme gönderiyor.
Murat, Mardin’den İzmir’e göç eden 10 kişilik Özlü ailesinin 4 oğullarından biri. 4 tane kız kardeşinin okuması için baba da dahil erkek çocukların hepsi çöplerden topladıkları plastiklerle ekmek paralarını kazanıyor.
4. sınıfta okula gitmeyip çalışma hayatına atılan ve aile bütçesine katkı sağlamak için sokakların yolunu tutan minik elleri, günde 20-30 YTL kazanmanın sevincini yaşıyor.
İşsizlik duvarları arkasına sığınarak farklı şekillerde para kazanmayı amaçlayanların dışında, ruhunu satmadan ekmeği için mücadele edenler de var. İşte Murat da günümüzde azınlıkta kalanlardan biri.
Aslında, bugünün portresi yıllar önce oluşturuldu. Köy boşaltmalarıyla şehrin insan yutan sokaklarına bırakılan bireyler, uyum sorunuyla karşılaştı. Bir yandan köylerdeki üretimin durması diğer taraftan kalabalık şehirlerde yaşanan trajediler, sonu iyi biten filmlerinde rafa kaldırılmasına neden oldu. Şimdi sokaklar tehlikelerden geçilmiyor. Artık sokaklarda birkaç kuruş uğruna cinayetler işleniyor. Dinamik nüfus, en verimli çağında en tehlikeli oyunların baş aktörleri olarak karşımıza çıkmaya başladı.
Bütün bu olumsuzluklar içerisinde parmakla dahi sayamayacağımız kadar azaldı güzellikler.
Artık neye sevinip neye üzüleceğimizi şaşırır hale geldik adeta. Küçük Murat’ın hikayesi de oldukça kısa ve sade. Okuması gereken bir çocuğun sokaklarda aile bütçesine katkı sunmak için sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başlayarak akşamın sunduğu karanlıkla birlikte evinin yolunu tutmasıyla noktalanıyor.

Çocuklar unutmasın mavilikleri….

Nefes arası sokaklarda yaşarken tarihe dipnotlar düştüm. Yarattığım korku tapınaklarımdan kaçan ilk duyguydu umutlarım.

Önce imgelerini çoğalttım veresiye aldığım mutluluklarımın. Sonra karaborsaya düşen mavilikleri topladım bir bir.

Gökyüzünün siyahını maviyle takas yaptım sonra.

Çocuklar unutmasın diye mavilikleri. Kendimle yaptığım kavgalarımı yamalı bir bohçaya doldurdum. Sonra farkına vardım yarım kalmışlıkların soğuk sesini yanımda.

Mavilikler siyaha çaldı yine…..

Oysa ne kadar uğraşmıştım rengi beyaz olsun diye gecenin. Duyguların üzerine çöreklenirken gece, rengi yine siyahtı büyüttüğüm enkazların.

Bir de yıkıntılarında kayboluyordum kimsesizliklerin.

Depremleri çoğaldı yüreğimin, artçı sarsıntılardan henüz yeni çıkmışken firari umutlarım, asılı kalıyorum kendi kendime.

Şimdi korkuyor ve kımıldamıyorum artık.

İşte o zaman yıkılır kent, bedeni esir düşer ruhların. Köhne bir yalnızlık acı çığlıklar mırıldanır kuytulardan.

O zaman gökyüzü karalar bağlar. Yas tutar gecenin karanlığıyla birlikte. Çocuklar unutur mavilikleri, yorulur, küser duyguları yarınlara.

Nefes arası sokaklarda kovalarken hayatı unuttuk mavilikleri.

Çocukları da küstürdük üstelik.

Her yalnızlık bir umutsuzluğa gebe kalmamalıydı oysa. Hayatımız iki artı bir eksiyken denklemler de eksiye eş değer olmamalıydı.

“Sıfır”ları bol, notları kırık tükenişlerde yok ediyor beden ruhu. Tökezlerken asfaltlarda, patikalarda koştuğumuzu unuttuk.

Bir de tozlu raflar arasına sıkışıp kalan çocukları.

Yabancı…

Hayatın ortasında, nefes alan, hayal kuran, kurduğu hayalin kenar mahallesinde üzerindekini her an atmaya hazır bir iskemlede etrafına bakan yabancı. Suskun bakışların derinliğinde deprem deprem sallanan, buna rağmen yalpalamadan yürüyebilen...

Enkazının arasında ayakta kalan vazoya kırgın yabancı. Sevda çeken, sevdiğinin, sevdasının arasında kalmış, hangisini sahipleneceğinin bilinmezliğinde kendine yabancı.Etrafı insan, etrafı buram buram hayat kokarken, etrafındaki insanlara ve kendisine verilen selamların içtenliğine yabancı kalmış.
Kimin suçu bilmiyorum bu yabancılık. Neye kırgın, niye kırgın ve hangi aleme yabancı bu yabancı. Hangi suçun bağışlanmazlığında veya hangi duygunun yabancılığında düşmüştü bu yabancılığa.
Etekleri sisli dağların yamacında ilerliyor, hayal yurdunun bir ayağı kırık iskemlesine. İçin için akan suların hıçkırığından geliyor, enkaz yurdunun bulunması imkansız kırgınlığına. Ve sevda aleminden geçiyor, hiç tanımadığı sevgilinin kendinsizliğine.

Etrafı insan, fakat kokan selamlar değil çiçekler, koparıldıktan bir müddet sonra artık kokmayan çiçekler.Hayal yurdunun hayalciliğinden, enkaz yurdunun gerçekliğine yaklaştıkça, kendi yurdunun yabancısı oluyor bu yabancı ve kendi yabancılığının yabancısı kalıyor.
Yalnızlıklar yığını olmuş akşamlar.
Kapanmış kalplerin idamlık kapıları. Sessizler adasının ıssızlar limanında kaderine terk edilmiş umutlar yaşanıyor. Ömür yolların çakıl taşları oluyor, açlık ise kalplerin amaçsız atışları. Kızgınlığa meyilli dalgalar üstüne üstüne geliyor dirençlerin.

Gitmediğin yerlerde hissediyorsun kendini.Ne yapacağını, yaşadıklarının senin için ne anlama geldiğini bilmiyorsun.
Öylesine izliyorsun olup biten ne varsa. Sürekli su alan kayıkların batmaya direnen çığlıklarında, suya bulanmış acılar içindesin.

Çocuklukta kurulan hayallerin bir türlü elde edilemeyen büyüklüklerinde, yas tutuyorsun geçmek bilmeyen günlere.
Bedeninin genç uykularında yaşlı rüyalar görüyorsun, henüz açmayan yaprakların kasım sancısı gibi.
Ayaklarının yorgunluğu sessiz haykırışlarının yankısı sanki, boğuyor bedenini olmadığın sularda. Sende takılıp gidiyorsun tıpkı oradaymış gibi, kaçınılmaz sonların başladığı yerlere.
Kalbinde biraz kırgınlık, gözlerinde yaşlılık ve de artık bitmek bilmez yorgunluklar gizlenmiş hayatına.

12 Mayıs 2009 Salı